Nakışlı Cezve

0
271

Şaban Efendinin karşı rafta duran dizili güğümlerinden biri o gün satılmasaydı ve Şaban Efendi aynı gün raflara bakarak içten bir of geçirmeseydi, gidişimin asla farkına varamayacaktı. Ben ki bakır şekerliklerin arkasındaki yerimden yıllardır oynatılmamıştım. Onun gibi her ikimiz de yerimizden memnunduk, alışkındık. Şaban Efendi yıpranmış patron koltuğunda ve ben de bakır eşyaların arasında unutulmuş gibiydik. Ben onu görüyordum, o bana bakıyordu ama çoğu zaman fark etmiyordu. Ancak bugün yokluğumun farkına varmıştı. Ben ise birkaç gündür onun gözlerinden ırak, bir çift yumuşacık ellerin güvencesindeydim.
Yokluğum onu çok telaşlandırmış, yaşlı kalbi heyecanlanmıştı. Kaybetme korkusunu taşıyan elleri titriyordu. Tekrar tekrar baktı aynı yere, sonra bir alt rafa ve sonra bir üst rafa baktı. Yoktu. İlerleyen yaşı ona bir oyun mu ediyordu? Aklını zorluyor, yokluyordu. Acaba başka bir yere mi koymuştu yoksa satmış mıydı? Son anılarında böyle bir sahne yoktu. Gidişim ona eski bir sevdanın varlığını hatırlatmıştı. Bırakıldığım yerde olmamam yok olduğumun belirtisi değil miydi? Belki eski bir eşya olarak başka bir yere konmuş olabilirdim. Bunu nerden bilecekti ki? Sonuçta başkaları için sıradan bir cezveydim işte. Sadece kusursuz derecedeki o albenili oymalarım ve renklerim olmasaydı eskiyip gidenlerin arasına atılacaktım. Şunu biliyordum ki, Şaban Efendi için unutulmaz bir anının en derin sembollerinden biri olarak, onu kaybolmakla yaralamıştım.
x
Yardımcısı aklına geldi bir anda. Evet, evet, mutlaka yeni çırak Ersin almış olmalıydı. Yoksa satmış mıydı? Bağırdı o kısık sesiyle.
“Ersin! Ersin!” Ses yoktu. Bakırcı dükkânının arkasındaki tamir ve imalat kısmına doğru yürüdü. Bu arada Ersin’e sesleniyordu. Çocuk çıktı dışarı.
“Buyur usta.”
“Seni çağırıyorum, niye gelmiyorsun?”
“Geldim usta. Bir şey mi oldu?” Şaban Efendinin yüzünü hiç böyle hiddetli ve mutsuz görmemişti.
“Şey yok.”
“Ne yok?”
Şaban Efendi bütün bir öğleden sonrasını aramakla geçirdi. Sonunda aradığını bulamamanın üzüntüsünden bitkin bir halde koltuğuna yıkılırcasına çöktü.
“Şey, cezve işte.”
“Cezve mi? Hangi cezve?”
“Bakır cezve.”
“Dükkânda bakır cezveden çok ne var usta, satılmıştır mutlaka.”
“Bak satılmış diyor, beni deli mi edeceksin! Nakışlı cezveye ne yaptınız?”
Çırak sustu, anlamıştı hangi cezve olduğunu. Yutkundu önce, nasıl anlatacağını bilemez gibiydi.
“Nakışlı cezveyi sattık usta.”
x
Bazen bir resim veya ses, tek bir bakış, eski bir melodi, belki nostaljik bir koku bir anda sizi o çok derinlere, geçmişin hatıra defterine götürür, bırakır ve döner. Benim o odadaki varlığım da ona hatıralarının en azizini yaşatıyor, hülyalarını canlı kılıyordu.
Nakışlı cezveye mi vurgundu yoksa onda can bulan güzelliğe mi hayrandı bilemedim ama bana her baktığında, bana değil de üzerime kazılı bir çift siyah göze bakıyor gibiydi.
Oysa beni yaratan oydu. Herkesin hayranlıkla baktığı nakışlı cezveyi yapan onun hamarat elleriydi.
Ben ki siyah bir çift gözün ricasıydım. Şaban Efendi beni işlemeye başladığında, şöyle demişti: “Bu cezveyi benim için nakşet Şaban. Çok güzel olmalı. Onunla sana kendi ellerimle kahve yapacağım.”
Kalbinin derinliklerine gönderdiği bakışlarıyla genç Şaban’ın bakır gibi kızarmıştı yanakları. Avuçlarında onun ince beli var gibi dokunmuştu bana ve her bana dokunuşta, her oyanın işlenişinde, dalında çiçeğin, yaprağın her kıvrımında onu çiziyordu sanki. Sevdiğinin tenine oyalar beziyordu. Aşkın çizgileri oluyordu bende. Üzerime attığı her derin çizik aşkın iziydi kalbinde. Hem kendine hem bana nakşediyordu ona olan aşkını. Kulpumu taktığında onun elini tutar gibiydi. Sonunda ışıl ışıl bir mücevher misali o zanaatkârın yorgun avuçlarında kaldığımda, siyah gözler gülümsediler. Kor dudaklar sevinçle ismimi fısıldadı:
“Nakışlı cezve! Muhteşem olmuş. Çok güzel yapmışsın Şaban.”
Kaç gündür ince işini yapmaktan kızaran Şaban’ın gözleri beğeni karşısında memnundu.
“Alabilirsin. Senin için yaptım.”
Bembeyaz narin parmaklar arasında kaldım. İncitmeye korkar gibi titriyorlardı.
“Şimdi bu harika şey benim mi?”
“Sana yaptım dedim ya. Seni istemeğe gelince kahveyi bununla yaparsın.”
Kulaklarına inanamıyordu siyah gözlü kız.
“Beni istetecek misin gerçekten?”
“Çok yakında.”
Mutluydu, çok mutluydu, aşkı avuçlarındaymış gibi sımsıkı tutuyordu beni. Sonra aldı götürdü kendisiyle. Şaban’ın kalbini içimde taşıyor gibi parmaklarıyla okşayarak. Şaban’ın elleri dokunmuştu cezvenin her yerine. Sanki ruhunu kazımıştı üzerime. Bana sımsıkı sarılması sevdiğindendi. Hangi nesne bu kadar sevilmişti acaba?
İki güzelin bir arada kalması uzun sürmedi. Her gün sevgiyle bana bakan gözler giderek ışığını kaybetmeye, erimeye başladı. Aşkın renkleri soldu üzerimde, ben giderek karardım. O mutsuz oldu, ben mutsuz kaldım.
Siyah gözlü kızın kulpumu tuttuğu elleri ıslaktı. Biraz önce yanaklarından süzülen yaşları ötelemişti. Yağmuru kıskandıracak kadar boldu gözyaşları, her tarafım ıpıslak oldu. Bir gün dokunmadan bir kâğıda sardı beni. Paketimi sıkıca tutarak sonbahar rüzgârına bıraktı kendini. Yapraklar uçuştu ayaklarının yanından. Rüzgâr hüzünlü türküler mırıldandı. O aldırmadı. Hissetmedi. Siyah gözlü kızın, siyah uzun saçları dalgalandı ardından, uzun bir yol oldu. Kalbinin acısı, öfkesi, saçları onunla yürüdü, gittiği yere kadar.
Bana can veren ustanın masasının üzerine bıraktığında, ikisinin arasında kaldım. Siyah gözleri Şaban’ın ela gözlerini aradı. O ise kaçırdı gözlerini.
“Al işte cezveni, artık evleneceğin kız yapar sana kahveyi.”
“Meral, Meral” diyebildi genç Şaban, âşık Şaban, zavallı Şaban.
Gözyaşları birer damla zehir gibi içini yaktı Şaban’ın.
“Meral, ben bir tek seni sevdim.”
“Sevgi ağzına yakışmıyor, sus lütfen! Sen sevgiden ne anlarsın? Sen onu satanlardansın!..”
“Ne söylesen haklısın ama bu benim kararım değildi. Babam öyle istedi. İnan sözlendiğimden haberim bile olmadı. Ona hayır diyemedim.”
“Demek diyemedin?”
Çok suçluydu Şaban. Fazlasıyla mahcuptu. Artık söyleyecek hiçbir sözün önemi yoktu ve durumu da değiştirmezdi. Gözlerini cezveye dikmişti.
“O senin. Onu sana hediye etmiştim. Lütfen burada bırakma, al götür.”
“Senden tek bir kibrit çöpü bile kabul etmem. Sen sevgini sahipsiz bıraktın ya, sana söyleyecek laf bulamıyorum. Ama merak ediyorum, bunu nasıl yaptın? Sevgine sahip çıkamadın, onu pervasızca harcadın. Belki dik dursaydın her şey başka türlü olabilirdi. Başkaları için sevgisini terk eden onurunu da, kişiliğini de terk etmiş demektir. Her kulun taşıyacağı bir yük değildir bu. Sana nasip oldu.
Acılarımız bize hayırlı olsun…”
Siyah gözler küçümsüyordu Şaban’ı. Eziyordu, sürüklüyordu yerlerde. Ama yazık ki hâlâ çok seviyordu. Unutmayı beceremeyecek kadar derin ve nefretine yenilmeyecek kadar âşık bir kalp taşıyordu. Ne hoşça kal dedi, ne veda etti, ne mutluluk diledi. Sadece başını sağa solla sallayarak yaptığını onaylamadığını gösterdi. Yine siyah saçlarını dalgalandırarak kendisiyle birlikte kırık kalbini de aldı, çıktı. Gitti…
Bir gözyaşı damlası savruldu üzerime. Öylece ortada kaldım. Arada, sahipsiz bir aşkın, sahipsiz eşyası olarak… Kimsesiz, neşesiz kaldım. Güzel bir hayalin parçasıyken, üzerime kurulan hayaller yıkılmıştı ve ben altında kalmıştım. Sonra başka bir gözyaşı dağıldı üzerime. Şaban Efendi kalbinin acısını boşalttı içime.
O sakin, dingin insan, uysallığıyla ailesinin takdirini kazanan Şaban, içindeki keder öfkeyle birleşince kendini bir anda dükkânı darmadağın ederken buldu. Kumral saçları dükkândaki eşyalar gibi savruldu.
Birçok cam eşya kırılarak yerlere saçıldı. Öfkenin gücü onu kuşattığında, uysallığı kontrolden çoktan çıkmıştı.
Bugüne kadar karşı duramadığı tüm değerlere, kişilere, babasına, sonsuz itaatkârlığına, ezikliğine başkaldırı gibi eline geçirdiği her şeyi fırlattı yerlere. Gırtlağı patlarcasına bağırdı bağırdı. Dükkânın içi alabora olmuş bir tekne gibi darmadağınık kaldı. Komşuları onu zor zapt ettiler. Koltuğa oturtup sakinleştirmeye çalıştılar. Ağladığına insanlar ilk kez tanıklık ettiler. Parmakları kan içinde kalmıştı. Ama asıl kanayan kalbiydi. Dikiş tutacağa da benzemiyordu.
Neden sonra beni aradı gözleri, ondan kalan tek şey, tek dostu, sırdaşı, her şeyi ve tek tesellisi. Yüreği güzel ustam, gözyaşlarını kurulayarak beni düştüğüm yerden aldı. Aşkının son hatırası olarak koydu karşısındaki dolabın içine. Özel bir eşya olmanın onuruyla yerimden hiç oynatmadı. Bana her baktığında, bana değil de sanki üzerime kazılı bir çift siyah göze bakıyor gibiydi…
Yıllar geçti hepimizin üzerinden. Karardım, nakışlarım kayboldu ama beni asla satmadı.
x
Ancak o gün olan olmuştu. İşe yeni aldığı genç çocuk satmıştı. Köpürüyordu Şaban Efendi.
“Nasıl satarsın be çocuk?” “Çok iyi para verdi usta, ben de sandım ki…”
“Bak hâlâ para diyor. Kime sattın çabuk söyle?”
“Orta yaşlı, güzel bir kadındı. Çok ilgilendi, hatta görünce ağladı sanırım. İsminin Meral olduğunu ve sana selamını söylememi istedi.”
“Meral… Meral mi dedin?” Kulaklarına inanamıyordu.
Şaban Efendinin üzerine bir kova soğuk su döküldü sanki. Karanlık odasına biri aydınlık bir kapı açmış gibi oldu. Tutsaklıktan kurtulmuş veya bağışlanmış bir kölenin rahatlığını duydu içinde. Çöker gibi oturdu koltuğuna. Dudağında hafif bir gülümseme belirdi. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Demek ki sonunda nakışlı cezve gerçek sahibine dönmüştü. Cezveyi ve onu affetmişti.

Mayıs 2015

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz