Ördek’i Kim Vurdu?

0
251

Mübaşir adını çağırınca, kapıda sırasını bekleyen insan yığınının en ön safında hazır vaziyet duran Gafur, bir adım öne çıktı. Bir assolist gibi içeri girdi. Heyecandan ceketinin alt düğmesinin üstekinin yerine iliklediğinden ceketin bir ucu aşağıda duruyordu. Kalp atışlarını duyacak kadar çok ama çok heyecanlıydı. İçeride koca bir orkestra, spot ışıkları beklemese de beklentisi yüksekti. İçerinin havası ağır olmasına ağırdı ama sıradan bir mahkeme salonuydu işte. Kapının önünde davet bekleyen misafir gibi kalakalmıştı ki mübaşir onu kolundan tutup ağaçtan kafes bir yere soktu. Gözleri kürsüyü, etrafı sürekli tarıyordu. Tek tek herkesin üzerinden birer ışıldak gibi geçiyordu. En son hâkime baktığında şaşkın bir ördek gibiydi. Aslında biraz hayal kırıklığına uğramıştı. Adliye koridorunda beklerken neler hayal etmişti: Kocaman bir salonda, filmlerdeki gibi bir kalabalığın gözleri kendisine çevrili bir sahne düzeni olmalıydı. Sertçe bakan kötü bakışlı yaşlı hâkimler, kel bir savcı, vakur edalı avukatlar, zincirli sanıklar falan.
Aksine, hâkimler, o içeri girdiğinde bilgisayarda zaptı kontrol ediyorlardı. Savcı ise kalın bir kitaba dalmıştı. Onu fark etmediler bile. Gençten bir hâkim ortada oturmuş, her iki tarafında yine yakası kırmızı cübbeli iki bayan hâkim yer almıştı. Bezgin bitkin sanıklar ise tahtadan bir parmaklık ardındaki üç kişilik sıraya beş kişi oturmuşlardı. Dört adet yeni yetme asker, ellerinde silahlarıyla etraflarında nöbetteydi. Soldaki minik bir masanın ardında, sağdaki masanın ardında iki avukat ona bakıyordu.
Ayağı tanık kürsüsünün platformuna takılıp tökezleyince hâkimler dönüp ona baktılar. Ortadaki şöyle bir tepeden tırnağa süzdü onu. “Sen de kimsin?” diye sordu yuvarlak, kırmızı suratlı adama. Yuvarlak gözlerini daha da pörtleterek, “Gafur Nacar” dedi önemli bir şey söylemişçesine. Hâkim aşağıya bakarak: “Al kızım tanığın kimliğini” diye kürsünün alt tarafında oturan kadın kâtibe seslendi. Tekrar dosyaya döndü. Kimlik alımı, anan, baban, yerin, yurdun suali bitince, yine ortadaki hâkim gür sesiyle bağırdı:
“Anlat Gafur, ne gördün?”
“Valla abi ben bir şey görmedim.”
“Neyi görmedin?”
“Bir şeyi görmedim.”
“Ne zaman görmedin?”
“O zaman görmedim!”
“O zaman hangi zaman?”
Çenesiyle içerdeki kalabalığa işaret ederek, “Kav-ga zamanında” dedi.
“Gafur, Gafur, yapma Gafur! Görmedin de ne diye buradasın be adam! Bak, iyi bak! Burada bir ördek varmış ve de yaralı. Şimdi söyle bakalım; yemin ettin, biliyorsun. Ördek’i kim vurdu?”
“Yemin olsun hâkim bey, Ördek’i ben vurmadım.”
Tanığın ilk sözü kurulu bir makine gibi, “Ben bir şey görmedim, duymadım” deyip durdu.
Bu arada pat diye kapı açıldı. Dört asker içeri girdi. Şak şuk sesleri arasında nöbet değişimi oldu. Hâkimin konsantrasyonu bozuldu gitti. Ne soracağını unuttu, çünkü tanık dikkatle askerleri izliyordu.
“Şimdi Gafur, öyle mi diyorsun?” Eski ifadelerine hemen bakıldı.
Ağır Ceza Reisi Fethi Bey kalabalıktan yeterince bunalmıştı. Taraflar içeri girince ipler zaten kopmuştu. Hiç bu kadar kalabalığı ummamıştı. Yeni elden geçirilmiş duruşma salonu taraflarca tıka basa dolmuştu. Her iki taraftan kim var kim yok gelmişti. Evin dedesinden on yaşındaki toruna kadar, irili ufaklı, küçüklü büyüklü, paçavralar içinde, kolu bacağı, başı gözü yaralı insan yığını ikiye ayrılmış vaziyette, kimi oturarak, kimi ayakta beklemekteydi. Bir vukuat çıkmaması için aralarına birkaç jandarma yerleştirilmişti. Artaşlar ailesi ile Kaztaşlar ailesinin husumetinin kaynağı dosyada ayan beyan belliydi. Ama bu öylesine hukuki bir dille anlatılmıştı ki bu saatte onu çözmek bile büyük bir işti. İfadeler büyük bir hızla alınmıştı. Bunca insanın kavgasına, yaralanmasına akıllara ziyan bir sebebi vardı:
Kaztaşlardan Memet’in karısı Anuş leğende yıkadığı çamaşırın suyunu, yan komşuları olan Artaşla-rın tezek olacak basmasının üzerine bir güzel dökmüştü. Bunu gören Cemal Artaş’ın karısı Ayşe, karşı çıkmış, “Bizim basmanın üzerine pis suyunu dökemezsin” diye itiraz etmişti. “Dökemezsin”, “Dökerim” derken söz düellosu tartışmaya, tartışma kavgaya dönüşünce, çocuklardan biri kavgayı Mustafa Artaş’a ulaştırmıştı. Mustafa bir hışımla olay yerine gelerek karıları ayırıp Anuş’u itekleyince, Anuş’un on dörtlük oğlu tarafından Karataşların erkeklerine abartılı bir şekilde ulaştı.
“Amandır yetişin, koşun anamı Mustafa sopayla öldürdü…”
Musa, Hasan, Kenan kardeşler bir hışımla ellerinde sopalarla soluğu olay yerinde aldılar. Ananın adı, babanın adı ne diye sorup soruşturmadan, ver Allah sopayla Mustafa ve kadın tayfasına girdiler. Artaşlar anında kavgayı telefonla akrabalara uçurdu. “Bizi biçtiler, Mustafa’yı öldürüyorlar” deyince, “Allah’ını seven bizi tutmasın” diyen Artaşlar ailesinin tamamı, çoluk çocuk olay yerine vardı. O civarın Kaztaşları da olaya karışınca tam anlamıyla bir meydan muharebesine dönüştü. Artık kim kime vurdu ise, kim kimi tuttu ise, kıran kırana… Artık kim haber verdiyse, olay jandarmaya ulaştı. Jandarma gelinceye kadar iki taraf da birbirini perişan etmişti. Dört ağır, çok sayıda yaralı olarak kavga bittiğinde hastaneler doldu taştı. İki taraftan toplam altı kişi tutuklandı. İkisi Artaşlar, dördü Koztaşlardandı.
Mahkemeye geldiklerinde bu iki komşu aile hâlâ barışmamıştı. Her iki tarafın ifadelerinin ortak tarafı kendilerine saldıranları tek tek saydıkları halde, karşı tarafı kimin vurduğunu, yaraladığını görmemişlerdi ve de bilmiyorlardı. Karşı taraf sonuna kadar haksızdı ve durup dururken saldırılmıştı. Hep aynı nakarattı. “Mustafa’yı, Gözel’i, Vardek’i (Ördek’i), Hanım’ı ben vurmadım. Kimin vurduğunu görmedim.” Kendilerine saldıranı çok net hatırlamalarına karşılık ancak karşı tarafa saldırmamışlar, onların nasıl yaralandıklarını da görmemişlerdi. Bir ihtimal, bize saldırırken kendi kendilerini dövmüşler ve yaralamışlardır.
“Benim adımı kim verdiyse iftira atıyor bana.”
“Ben vurmadım, bu iftiradır…”
Hayati tehlike geçiren Ördek’i ve Kazım’ı kimin yaraladığı belli değildi. Reis de Ördek’e takmıştı. Ördek Kaztaşların genç kızıydı. Karşı taraftan Portakal tarafından dövüldüğüne dair bir iddia vardı. Ona sorulduğunda sanık sayısını çoğaltmak ve o ailenin ileri gelenlerini olaya dahil etmek için orda olan olmayan dört beş kişinin ismini sayıp döküyordu. “Kızım seni kim darp etti?” sorusuna gerçek yanıtı vermiyordu, çünkü dışarıda öyle tembihlenmişti. Abdullah, Ali Mahmut, Mehmet falan filan suçlanırken, onlar da şiddetle inkâr ediyor ve şahitle tasdik ediyorlardı. Reis bağırdı.
“Ulan size söylüyorum, beni deli etmeyin, doğruyu söyleyin. Ördek’i kim vurdu?”
Ördek söylememekte ısrarlı, karşı taraf da inkârda ısrarlıydı.
Son olarak dinlenen Gafur, en yakın bakkaldı, olayı duyup gelmişti olay yerine. Ama kimin kime vurduğuna pek dikkat etmediği gibi her iki aileden de korktuğundan gerçeği anlatmıyordu.
“Sen niye bilmiyorsun Gafur, sen orada değil miydin?”
“Oradaydım.”
“Ee ,ne oldu?”
“Orada mı?”
“Orada Gafur!”
“İşte kavga vardı, biz de koşup geldik, birbirlerine vuruyorlardı.”
“Tamam işte, kim kime vuruyordu?”
“Orasını pek net göremedim, seçemedim.”
“Olay gece mi oldu?”
“Yok, gündüzdü hâkim bey.”
“Neyi seçemedin?”
Cevap veremiyordu. Attı yine kafadan. “Ortalık biraz bulanık gibiydi, benim gözlerim de iyi görmediğinden göremiyordum, biliyorsun hâkim bey!”
Gözleri fal taşı gibi açılmış sıkıntıdan boncuk boncuk terliyordu. Etraftakiler film izler gibi gözlerini ona dikmişlerdi. Şöyle bir göz ucuyla onlara baktı. Bastı içinden kalayı.
“Ulan mendeburlar, hayatımı yakacaksınız! Sizin de, kavganızın da, yaralılarınızın da, Ördek’inizin de, kuşunuzu, tavuğunuzu ….. edeyim!”
Hâkim istediği cevabı alamamaktan tüm hıncını Gafur’dan çıkarırcasına kötü kötü bakadursun, kâtibe bağırdı: “Yaz kızım. Ben olay yerine vardığımda olay bitmişti, toz dumandı, kimin kime vurduğunu görmedim. Ördek’i, Kazım’ı kimin vurduğunu bilmem. Zaten gözlerim de pek net görmez.” Gafur onaylarcasına başını sallıyordu. “He öyle Hâkim abi!” Gafur çıkarken yine heyecandan bir düşme tehlikesi daha geçirdi. Ağır Ceza Reisi bu karmaşadan, yalandan dolandan fena halde bunalmıştı.
“Şimdi hepinize söylüyorum! Canımı sıkmayın, Ördek’e kim vurdu? Gören, bilen, vuran çıksın, söylesin yoksa hepinizi cezaevine gönderirim.”
Ancak kimseden çıt çıkmıyordu. “Ördek’i biz vurmadık!” diyorlardı. Ördek’i sanki ne gören, ne bilen, ne tanıyan vardı. Hiç kimse yüzüne bile bakmıyor, bakanlar da sanki yeni görmüş gibi tepki vermiyordu.
Reisin sabrı taşmıştı. Mübaşir Musa’ya seslendi. Mübaşir Musa ayakta dolanmaktan, adliye milletinin derdinden iğne iplikti. Zayıf, uzun bir adamcağızdı.
“Musa çabuk bana jandarmayı, polisi çağır! Bunları alıp cezaevine götürsün.”
Her iki taraf birbirine baktı. Mırıltılar yükseldi. Telaşlandılar, içeride bir uğultu oluştu. “Sizinle uğraşamam!” dediği anda karşı taraftan Zeytin ayağa kalktı. “Hâkim bey, hâkim bey, bir şey söyleyebilir miyim?” Onlarca göz, jandarmalar da dahil, bir anda Zeytin’e çevrildi. Ördek’in yaşıtı ama ondan biraz daha yapılıydı. Kocaman elleri, kalın bilekleri vardı.
“Sen kimsin?” diye sordu hâkim.
“Ben Zeytin Artaş.”
“Zeytin ne diyeceksin, bir bildiğin mi var?”
Başını evet gibisinden salladı Zeytin.
“Al bunu Musa, tanık kürsüsüne. Anlat bildiğini.”
“Hâkim bey, Ördek’e vuran benim.”
Mahkemeye bir uğultu yayıldı.
“Bir saattir bizi ne diye bağırtırsın be kızım? Niye ses etmedin? Şimdi seni tutuklatayım mı?”
Zeytin omuz silkti.
“Ördek sana ne etti, niye vurdun?”
“Komşumun kızıdır Ördek. Onunla arkadaşız ama o benden güzeldir. Her işi iyi yapar, örgüyü, nakışın en iyisini yapar…”
“Kıskandın mı yoksa kız?”
“Kıskanmışım galiba, ailelerimiz kavga edince, fırsat bu fırsat küreği kafasına geçirdim!”
Ördek’te ses yoktu ama hayal kırıklığı çoktu.
Hâkim seslendi: “ Yaz kızım…”

HOŞÇA KAL LEYLA isimli kitabımdan bir öykü

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz