TÜLÜ HÜMMET

0
410

     Kars’ın efil efil yazının serin nefesi Rusların yaptırdığı siyah taşlı yapıları kucaklayarak Tülü Hümmet’i sıyırıp geçtiğinde, onun kirli saçlarını da arkaya uçuşturdu. Hümmet bugün yine avdaydı. Kalealtı’nın dar sokaklarında bezgin bezgin gezinirken derdi başkaydı.

Üşenmez bir haytalıkla elleri ceplerinde dolaşıyor, her kapı bacayı aç gözlerle kontrol ediyordu.

Tülü Hümmet’in huyu kurusun, elinde değildi ne yapsın. Kapalıda, açıkta gördüğü ne varsa, maldan, tavuktan, eşyadan bulduğunu yürütmek gibi bir eli eğriliği vardı.

Kars Kars olalı böylesini ne görmüş ne duymuştu. Çevre ona bu huyundan dolayı “Tülü” lakabını takmıştı.

Daha geçen hafta, birkaç bahçe öte komşuları Şadiye Ablada tavuk,kaz namına bir şey bırakmamıştı. Dayanamadı Şadiye, yolda yakaladığı Hümmet’e verdi veriştirdi.

“Cigerin yansın Hümmet, tavuklar getti getti, bari ğorozumu geri ver!” diye yakasına yapıştı. Elinden zor aldıkları söylenir ama Hümmet’in umurunda değildi. Horoz üç gün önce yenmiş, hatta tüyleri çoktan Kars çayının serin sularına atılmıştı. Dediklerine göre bayağı arsız bir hırsız olarak ün yapmıştı.

Tülü Hümmet’in yazın serin, kışın sıcak tuttuğunu söylediği beyaz yünden süveterinin bile ona ait olduğuna kimse inanmıyordu. Anam ördü demesi bile boştu. Zaten anasının elinden örgü neyin de gelmezdi. Yine kimden aşırmıştı belli değil, üzerinden hiç çıkarmazdı. Göbeğinin altında düşük, rengi kaçık pantolonu, kamburca duruşu onda bir hırsız imajı uyandırmıyordu. Daha ziyade yoksul bir çiftçi görüntüsü veriyordu. Ayrıca hırsızlık onun işi de değildi, öyle bir gayesi de yoktu. Onda olmayan “başkasının malına izinsiz el uzatılmaz” ahlaki değerinin eksikliğiydi. Sanki ahlaki değerler de çok umurundaydı. Yolda gördüğü besili bir tavuğu yakaladığı gibi koltuğunun altına kıstırıp evde mideye indirmekten güzel ne vardı! Güzel, doğru gibi insanlık ilkeleri bu konuda ona işlemiyordu vesselam.

Asıl hikâye, mahallenin tek Rus komşusu Danke Halalara yapılandı. Danke Halanın babası Nikolay, Malakanların son kalanlarından iyi bir eşraftı. Mahalleli tarafından sevilip sayılırlardı.

Nikolay Sergeyviç, o bahar yakalandığı hastalığa yenilerek yatağa düştüğünde hayattan ümidini kesmişti. Bu hastalık, haliyle yaşlı bedenini takatsiz bırakmıştı. Beyaz sakallarının arasındaki yüzü sarıya kesmiş, kırmızı yanakları ilk kez rengini kaybetmişti. Nikola’nın bu hastalığı kızı Danke’yi çok endişelendirdiği açıktı. Sürekli  Hz İsa’nın haç heykelinin önünde istavroz çıkarıyor, Hz. Meryem’in tasviri resmi altında dua ediyordu. Konu komşuya babasının bu kez ayağa kalkamayacağı endişesini dile getirirken pek üzgündü.

Komşular, ellerinde tencerelerle, kaz suyuna çorba, evelik aşıyla Danke’nin evine geçmiş olsuna gidedursun, Hümmet’in dikkatini bu tencereler pek çekti. Birilerinin Nikolay’ın, evine girip çıktığını görünce merakla onların kapısına yöneldi. Mahalleden Rahim Usta ile beraberindekilerin peşine takılıp usulca sokuldu.

“Rahim Abe ben de gelem mi Nigalay’ın evine?” diye sordu. Haliyle şaşırdılar.

“Sen de mi gelmek istiyorsun Hümmet? Eyi, hadi gel, sevaptır hasta ziyareti.”

Hümmet o gün Malakanların evine girdi.

“Geçmiş olsun Mama” dedi gözlerini kaçırarak. Herkes Danke’ye saygıdan “mama” derdi. Hümmet kapının dibine geçti, oturdu. Bir ayağını altına alıp, ellerini dizi üzerinde birleştirip esmer suratını yere indirdi. Hafif kamburdu zaten, oturuşuyla iyice kamburunu çıkararak konuşulanları dinlemeye verdi kendini. Komşular hasta adamın hastalığından, sebeplerden bahse dururken o da ilgiliymiş gibi davrandı. Yataktaki benzi soluk, beyaz sakalları iyice uzayan Nikola’nın birkaç dişi kalmış ağzından zorlukla çıkan kelimeleri duymaya çalıştı. Ama dakikalar geçtikçe adamlar kalkmıyor, hal hatır sohbeti uzadıkça uzuyordu. Sonra aniden, “Ben artık gideyim” diyerek ayağa kalktı.

“Ne oldu Hümmet, nere gidirsen?” diye sordular.

“Ben gidecem, geçmiş olsun, geçmiş olsun” dedi üst üste.

Bu sırada Danke elinde çay tepsisiyle içeri girdiğinde Hümmet çıkmak üzereydi. Ona da, “Geçmiş olsun” diyerek çıktı. Bu davranışa kimse bir anlam veremeyerek peşi sıra baktılar bir süre, sonra kaldıkları yerden devam ettiler sohbete.

Ertesi gün Danke babasının çorbasını içirmek üzereydi ki yine kapı çalındı.

Gelen Hümmet’ti.

“Geçmiş olsun mama” diyerek çamurlu galoşlarını dışarıda çıkararak içeri geçti. Yine dün oturduğu yerdeki kilimin ucuna oturdu. Danke’nin hoşuna gitmişti gelmesi. Onu düşünceli bularak gülümsedi.

“Nigalay emmim nasıl oldu diye merak ettim…”

“Gözel evladım, ne yazık ki hâlâ hestedır. Sağ olasın Hümmet.”

Hümmet’in boş boş oturması iki dakikayı doldurunca, “Eh ben artık gidem” diyerek kalkıp gitti.

İki gün sonra kapı çaldığında gelen yine Hümmet’ti.

“Geçmiş olsun mama” diyerek içeri geçerek oturdu.

“Emmim nassıl?”

“Eh işte, iyleşecek. Çay getirek.”

“Yok, yok…”

“Ayran içersin?”

“İstemem mama, sağ ol. Eh artık ben gidem.”

“Sen bilirsin Hümmet, buyur get” dedi Danke o müşfik sesiyle. Hümmet utangaç bakışlarını kaçırarak ardından kapıyı kapadı.

Ertesi gün tekrar kapı çalındı, Danke hâlâ başını uzattı. Başına sardığı şalı yana kaymıştı. Şaşkın bakındı. “Hümmet yoldaş sen…”

“He benim hala, geçmiş olsuna geldim.” Alah Allah, bu kadarı da fazlaydı.

“Sağ olasın. İçeri geçersin?”

Hümmet anında kirli laştiklerin alelacele çıkarak içeri girdiğinde kirli çorapları daha beter kirletti içeriyi. Bu kez somyanın ucuna kondu. Bir sinek hafifliğinde.

“Nikola emmi, nasılsan?”

“İyi, iyiyim Hümmet.” Nikola daha iyiydi. Baba kız odanın sol kösesini kaplayan pirinçten yapılan Peyçin yanında oturmuştu. İkisi de ona bakıyordu. Daha on saniye geçmeden kalktı Hümmet. Danke onu kapıya kadar yolculayıp kapıyı kapadı.

Ertesi gün öğlene doğru tekrar kapı çaldığında evin yaşlı iki sakini birbirine bakarak gülümsedi. “Hümmet” ismi çıktı ağızlarından. Nikola daha iyiydi ve yatak toplanmış, o da şiltenin üzerinde oturmuştu. Danke kapıya açtı ama içeri alma niyetinde değildi. Bu yersiz ziyaretlerden bayağı sıkılmışlardı. Ama Malakanlar kibar, görgülü bir milletti. İnsanları kırmaktan kaçınırlardı. Yine kibarca kapıdan gönderdiler. Hümmet dört beş gün daha kapıya kadar gelerek içeri girmeden, Nikola’nın sağlığını sorup durdu. Hümmet’in bu manasız ziyaretleri epeyce sürdü. Ancak bu gidip gelmeler bir gün aniden durdu. O gün alışkanlık haline gelen ziyaretçinin gelmemesini Nikola ile Danke sevinçle karşıladı. Derin bir oh çektiler. Zaten Nikolay da iyileşmiş, ayağa kalkmıştı.

Nikola dedi ki, “Danke haydi bize yap o güzelim fırın patatesinden…”

Danke, balkonda sakladığı patates çuvalına yöneldi. Çok geçmeden içeriye elinde boş bir patates çuvalıyla girdi. O kocaman patates çuvalı bomboştu. Numune namına bir tek adet kalmamıştı. “Bitmiş” dedi. Şaşkın birbirlerine baktılar. Ağızlarından yine “Hümmet” ismi çıktı. Hümmet bu gidip gelmelerle gözüne kestirdiği çuvaldan birer ikişer götürerek bir gram patatesi derman namına bırakmamıştı. Nikolay iyileşti, patates çuvalı da boşaldı.

Nikolay beyaz uzun kaşlarını kaldırarak Danke’ye baktı.

“İyi ki iyileştim Danke, yoksa alimallah kilerin dibini getirirdi Hümmet.”

Baba kız kahkahalarla güldüler…

Mayıs 2015

 

PAZENDE SEVGİLİM

 

Biz bir geçmiş türküsü söylüyorduk o anda.  Türküde zaman, savaş öncesine dayalı gurbet zamanı. Biz de mekan kışa kapalı bir ocak başı. Varız eş, dosttan birkaç kişi.

“Etek sarı sen etekten sarısan…”

Türküdeki sarı ilgimi çekiyordu ve de o ağır hüzün. Dalmışız türküye…. her ağızda bir nağme.

Suçum değil onu görmemişim. Dediğine göre, bana bakmış bakmış da ben fark etmeyince boyun büküp iç geçirmiş. Neden sonra bakışlarımı yakaladı. “Kimsin be kardeşim ne bakıyon” diyesim geldi. Boşver diyip sustum. Devam etse laf edecektim ki kadınlık bende kalsın dedim. Nerden bilirim bol çiçekli yıllarımdan bir demet olduğunu. Anlattı kendini kısa bir tanışmadan sonra. Komşumuz Fikriye ablanın haylazı Harun olduğunu.Aradan en az yirmi beş yıl geçmiş.

“Çapkındın” dedim ufak bir iğnelemeyle. Dedi ki “ama sana değildim.”

“Bana da olaydın ne olurdu sanki.”

“Ama sen okulun ciddi kızı asılmak olur mu? Erkeklerle vardı aranda birkaç deniz mili.”  Doğruydu, bende öyleymişim.  Doğrularım o güzergahta.

“Anlat” dedi “nasıl şimdi sendeki hava?”

“Bildiğin masal, iç güveyinden hallice.”

“Bende mi?  Onu hiç sorma; toplama bir iş, topluca bir eş, iki evlat, gerisi can sağlığı.”

Bu arada sazcı çocuk “ne çalıyım abla” dedi. Aklıma geldi. Sesi fena değildi bizim Harun’un, “hani dedim senin bir parçan vardı biz genç kızları pürü melal eden.”

Durdu düşündü Harun. Boğazında entelinden bir boyunbağı vardı. Çenesinde gri bir top sakal, başında azalan geriye taralı kırlaşmış teller, ama kirpikleri hala uzun, bakışları hala renkli.

“Mezuniyet sahnesinde okumuştun hani.Pazende sevgilim miydi neydi?”

“İlahi Nazan onun adı ‘Nazende sevgilim’di.”

“Ay ne güzel bir türküydü…”  şöyle kıyısından mırıldandık.

“Ölümü gör Harun, hatırlıyorsan söyle, arkadaşlar duysun kimin arkadaşı olduğunu.”

Bendeki rahatlığı görünce atıyor ağzından, “kız Nazan o zamanda böyle cana yakın olaydın asılırdım sana.”

O zamanki Nazan nerden bilecek cilveyi. Zavallım kompleksleriyle boğuşmakta.  Bir bahar günü okuldan dönüşü denk geldi Harun’la birlikte yürüyoruz. Yol kenarındaki tarla çiçeklerle dolmuş,  dayanamayıp daldım.

“Çok güzeller,şu çiçeklere bak ”diye bağırmışım.

“Bunları toplayıp ne yapacaksın” dedi. Duygusallık sıfır onda.

“Eve götüreceğim bak nasıl güzel kokuyorlar.”

“İyi sana yardım edeyim” dedi  bir demette o toplayıp kattı kucağımdaki kır çiçekleri arasına.

Geçmişin bu çiçekli anısı gözlerime kum doldurdu, boğazıma bir yumruk tıkandı.

“Sen bırak ikimizi  söyle türkünü.”

Murat bu,bir iki kırıttı, boğazını temizledi. Zaten hevesliydi söylemeye, fazla nazlanmadı. Eski yakışıklılık gitmiş bari, hala var olan sesiyle kendisini ispatlasın. Söyledi işte türkünün ucundan kıyısından. Boğazında bir kaç takıntı var ama hala temiz duru bir ses.

“Değdi saçlarıma bahar gülleri

Nazende sevgilim yâdıma düştün

Sevenin bahtına bir güzel düşer

Sen de tek sevgilim aklıma düştün……”

İlçe lisesinin o köhne minik  gösteri sahnesini nasılda doldurmuştu. Dalgalı siyah saçları çakır gözleri aklıma geldi.  elindeki mikrofonu tutuşundan gözlerini kapayarak okumasından devleşmişti Harun. Gençliğimin gizli aşkı “Nazende sevgilim” derken, ben “pazende sevgilim” anlayarak  türküye eşlik edince  kız arkadaşlarım doyasıya gülmüştü. Annemin çiçekli pazenden diktiği elbiseyi hatırlamıştım. Pazenin sıcaklığı ve rahatlığı, Harun’un  küçük sahnedeki devleşen hali. Geçmiş kalbimi burkmuştu. Harun türküyü bitirince kendime geldim. Alkışladık. Cep telefonu çalana kadar oturdu bizimle Harun.      Onun  seyir defterinden, benim şiir defterinden sohbet ettik. Eski platonik aşkımın baştacı serüveni hep kısa sözcüklerle doluydu.

“Hala şiir yazıyor musun?”

“İşte bazen”

“Hadi bize bir şiir oku ne olur.” Israrları. Okudum karaladığım birkaç satırı.

“Seni bulmadan gitme

Gitme kolsuz kanatsız

Sahipsiz fukara

Sen bilmezsin uzaklar acıtır

Yüreğin kar olur….”

Sonra kalkıp gitti İstanbul’una. Ben kaldım garipliğimle onun memleketinde.

 

Ocak 2020

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz