Her Zaman Iğdır

0
151

-Orhan Aras-                                                                                                       Edebiyatçı / Şair-Yazar

Iğdır bir sevgili gibi yerleşmiş içimize…. Nereye gitsek, hangi güzelliğe vurulsak,hangi şehrin aldatıcı cazibesine kapılsak yine de gözlerimizle iki damla hasret yaşıyla  Iğdır’ımıza   koşarız. Başı karlı Ağrı’nın gölgesinde düzensiz, plansız gelişen, serpilen Iğdır’a…                     Bir yıldan beridir hiç bir yere kıpırdayamıyoruz. Arada bir Köln semalarında uçan uçaklara hasretle bakıyoruz. Salgın yüreklere korku salmış. Aileler bölünmüş, hasretler yüreklerde dağa dönmüş. Herkes ufukta belirecke bir umut ışığı bekliyor. Almanya'ya işçi giden yoksul insanlarımız Türk kökenli Dr. Uğur Şahin'le eşi ÖzlemTüreci'nin başarısıyla biraz olsun özgüvene kavuşmuş gibiler. Ama bu ayrılık ve hasreti bitirecek aşı hâlâ bulunamadı.  Bazen evde çok sıkıldığımda parklarda, ormanlarda uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Saprarı yapraklara bakarak doğduğum toprakları, köyümü, Iğdır'ı düşünüyorum. Hasretten burnumun ucu sızlıyor. Yıllar önce oraya coşkuyla gidişlerimi hatırlayarak teselli bulmaya çalışıyorum.                                                                               Iğdır’dan kimler geçmemiş ki… İmparatorlar, zalim istilacılar, kahraman komutanlar, ovanın düzlüğünde kendini yitiren romantikler… Herkes geçmiş gitmiş ama Iğdır, Ağrı ile kucak kucağa hep Anadolu'nun ‘Uç Beyi’ olarak vatanı beklemiş. Kimi zaman bir Kafkas Kartalı gibi kollarını ufuklara açmış, kimi zaman da yüreği kan dolu bir ana gibi ağlayıp dövünerek beklemiş…                                                                                          Yıllar önce annem yaşarken hasretle Iğdır'a koşmuştum. yazdı. Hava oldukça sıcaktı. Iğdır’a tozlu bir akşam üstü vardım. Sıcak ve toprak kokan havasını içime çektim. 15 yaşıma kadar bu tozlu sokaklarda ben de koşmuş, ben de Ağrı’nın zirvelerine bakarak hayaller kurmuştum. İlk kez sinemayı burada gördüm, dış dünyayla tanıştım, ilk kez bir kıza burada vuruldum, ilk kez gizlice burada ağladım. Yani burayla paylaştığım çok şey vardı.                                                                                                                                 Biliyordum evde anam bekliyordu beni bunun için sabırsızdım. Ama Iğdır’ın karmaşık, alımlı ve beni tarif edemediğim duygularla kendine bağlayan sokaklarına bakmadan da duramıyordum.Yazdım ya, Iğdır bütün çelişkilerine rağmen bir sevgili gibi yerleşmiş içimize. Iğdır’ın içinde yaşayanlar bu sevgiyi, bu hasreti, bu kavuşma heyecanını bizim kadar anlayamazlar.                                                                                                                     Iğdır’ın karmaşık, kirli sokaklarına baka baka köyün yolunu tuttum. Alikamer, Oba, Kasımcan, sonra Kuzugüden… Yollar asflatlanmış. Her yer araba dolu. Köy yollarından kamyonlar akıyor. Iğdır’ın sulu ve lezzetli dometesi iç Anadolu’ya taşınıyor. Ama çifçinin cebine giren birşey yok. Örgütlenememe Iğdır insanın en büyük zaafı. Belki de modern kooparatifçiliği bilmeyen tek köylü Iğdır köylüsüdür. Bu yüzden de ürünü kapanın elinde kalıyor. Ne fiyat belirleyen var ne de pazarlama yapan…                                                        Köyün girişinde durup köyümüzün mütevazi okuluna bakıyorum. Söğüt ve kavak ağaçlarının ortasındaki küçük meydan bomboş ve sessiz. Ordaki Orhan’ı arıyorum. Siyah önlüğü ve beyaz yakalığı ile dertsiz, kedersiz, hasretlere gömülmemiş Orhan’ı… Gözlerim yaşarıyor. Bir kuş uzaklardan gelip karşımdaki duvara konuyor. Küçücük. Kanatları gümüş renginde, gagası kıpkırmızı. Cik cik ötüp duruyor. Gülümsüyorum. Belki de geçmişten birşeyler anlatıyor bana. Köprüyü geçip köye giriyorum. Sağ tarafta rahmetli Mahbup Amca’nın evi. Mavi gözlü masal kahramanım… 2002 yılında Boyut yayınlarda çıkan ‘Ayrılığın Rengi Hüzün’ kitabımda bahsetmiştim Mahbup Amcadan. Yiğit ve dünyası geniş Iğdır’lı.   Bizleri ramazan gecelerinde anlattığı uzun masallarla hayal dünyasında mutlu eden adam. Evi ne yazık ki viran halde…Duvarlar yıkılmış, tavan çökmüş, bahçe hemen hemen yok olmuş…. Sol tarafta Musa amcanın evi. Onlar da göçmüşler. Bir zamanlar bu duvarların ardı cıvıl cıvıldı. Musa macanın oğlu Beyler bu kapıdan çıkar, gülerek yürürdü. Şimdi yok. İleride bizim evimiz…. Bir yanı yolun kıyısında, bir yanı küçücük çayda. Ortadaki karaağaça bakıyorum. Bir hıçkırık gelip boğazımı tıkıyor. Durup nefes alıyorum. Yeniden gözlerim karağaça takılıyor. Babam… O yok şimdi. Oysa her geldiğimde orda durur sigarasını tüttürür, bana bakarak gülümserdi. Hayat ne garip! Halkımızın dediği gibi ‘Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı!’. Bu ayrılık öldürüyor bizi. Aniden balkonda anam beliriyor. Elinin birini alnına götürüp bana bakıyor.                                                                                       Tanıyınca da dizlerine vura vura bana doğru koşuyor. Yüreği yaralı, gözleri yaşlı anam benim! Sarılıyoruz! Sonra kardeşlerim geliyor. Yüzlerinde hem hasret, hem heyecan… Mezarlığa gidiyoruz. Köyün içinde dostlarla, akrabalarla kucaklaşıyoruz. Hepsi sımsıcak duygularla bakıyorlar bana. Ben onların çocuğu, onlardan biriyim. Kalbayı Kurban’ın dükkanın önünden geçerken yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Dükkanın duvarına bir slogan yazmış. ‘Yazda yatanın urzası gışda gar olar!’ Ne ilginç insanlarımız var bizim. Kardeşim Sefer’le köyün mezarlığına varıyoruz. Babamın mezarı en baş tarafta. Kardeşim mezarın üzerine beyaz bir orkide dikmiş. Ellerimle orkidenin beyaz yapraklarını okşuyorum. Eski günler, babamla yan yana, omuz omuz yaptığımız işler, ayrılık, ölüm… İçimdeki duygular yanardağa dönüşüyor. Gözlerim lavları akıtmaktan yorgun. Kardeşim, ‘Ağlama’ diyor. Desin, ‘Ağlamak yüreği yumşatır’ dememiş mi Peygamberimiz.                                       Ertesi gün yeniden Iğdır. İlk gün sarhoş gibiyim. Güneş herşeyi kavuruyor. İnsanlar sokaklarda oradan oraya koşturuyorlar. Trafik öyle karışık ki arabalar nasıl- kaza yapmıyorlar şaşırıyorum. Plansız yapılmış binalar, zevksiz kaldırımlar, kire boğulmuş yollar… Olumsuz hiç birşeye bakmamaya çalışıyorum. Salkım söğütlerin güzelleştirdiği Belediye Parkı’na gidiyorum. Sıcak, çay, tanıdık yüzler, binlerce yıldır Iğdır'a gülümseyen beyaz zirve içimdeki bütün gurbeti bana unutturyor. Saatler, günler hızla geçiyor. Biliyorum yine ayrılık duyguları yüreğime çöreklenecek ve doyamadan çekip gideceğim buralardan. Bari dostları görebilsem… Zeynelabidin Makas’la buluşuyoruz. Onunla ne konuşulur? Edebiyat, şiir… Bana yeni şiirlerinden okuyor. Sonra Arslantürk Akyıldız, Hasan Buyruk beylerle… Herbiri Iğdır ve Iğdır kültürüne bir başka cepheden aşık. Onları dikkatle dinliyorum. Hasan Buyruk Iğdır Kültürü ile ilgili bir kitabını veriyor bana.  Sanayi sitesindeki Hüseyin Aksoy'un lokantasına gidiyoruz. Yemekten çok Hüseyin abinin tatlı ve candan sohbeti etkiliyor beni. Saygılı çocukları bir başka tadda insanlar!             Bir kaç gün sonra Azeroğlu bizi köyüne, Taşburun’a davet ediyor. Amcaoğlu Hacı Ekber’le gidiyoruz. Sonra gazeteci Erhan Hacıkasımoğlu, Z.Zakir Acar, Hollanda Azerbaycan Kültür Derneği Başkanı İlhan Aşkın, gönül adamı ve çocukluk arkadaşım Fahrettin Budak geliyorlar. Köyün dışında Azerbaycan’lı kahramanlardan Kerbelayı İsmail’in mezarı başında buluşuyor, onun ve diğer merhumların ruhlarına fatiha okuyoruz. Kerbelayı İsmail hakkında Iğdır’da ilk yazıyı genç ve araştırmacı gazeteci Erhan Hacıkasımoğlu kaleme almış. Ordan köye gidiyoruz. Azeroğlu köyün içinde yaşlılarla tanıştırıyor bizi. Zengibasar’dan göç etmiş Şaban Öztürk bizi şiirle karşılıyor:                                                                               “Bir bakışta beni sarhoş eyledin!                                                                                Keşke görmeseydim zulumkâr seni!”                                                                                Sanki ben Iğdır’a girerken içimden geçenleri anlamışcasına şiir okuyor. Evet, bu Iğdır bir bakışta beni sarhoş eyledi! Ve o sarhoşlukla başlayan yolculuğum karmaşık duygular, körüklenen korkular ve içimi yakan hasretle beni yeniden gurbete götürüyor. Hâlâ içimde oranın sıcaklığı ve dostluğu var. Dilimde ise M.Hüseyin Şehriyar’ın şiiri:                                 Heyderbaba, göyler bütün dumandı                                                                                 Günlerimiz birbirinden yamandı                                                                                        Bir-birizden ayrılmayın amandı                                                                                        Yaxşılığı elimizden alıplar                                                                                                Yaxşı bizi yaman güne salıplar!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz